1954 yılında yedi çocuklu fakir bir ailenin çocuğu olarak Şanlıurfa da dünyaya geldi. 70 li yılların ortalarında inşaat işçiliği, demir ustalığı ve leblebicilik gibi işler yapan İbrahim Tatlıses, 80′lerin başında kendisini şöhret basamaklarını tırmanmırken buldu. Müzik çevrelerince çok özel kabul edilen sesi sayesinde, kısa zamanda İstanbul Kanatlarımın Altında‘da sahne almaya başladı. 1977 de “Ayağında Kundura” albümü ile müzik piyasasına giriş yapmış oldu. “Sabuha“, “Dom Dom Kurşunu“, “Bir Mumdur” türküleri halk tarafından çok beğenildi ve uzun yıllar popülerliğini korudu.
Seksenli yıllarda çıkardığı “Allah Allah“, “Kara Zindan“, “İnsanlar” ve “Fosforlu Cevriyem” albümleriyle satış rakamları milyonları buldu.
Tatlıses’in, müzik hayatındaki başarısı ve popülerliği kısa süre sonra kendisine sinema kapılarını açtı. Hayatı boyunca örnek aldığı Yılmaz Güney gibi o da çok başarılı filmlerde rol aldı. Yılmaz Güney ile diğer bir ortak noktaları, Yeşilçam‘ın şöhret tacını, yakışıklı jönlerden almaları olmuştu. “Yılmaz’ın yerine oynuyor” başlıklı haberde şöyle diyordu:
|
Beni Yılmaz Güney’e benzetenler var. Belki tipim fazla benzemiyor, ama onun yolundan gidiyorum. Onun tavırlarını kullandım son filmimde.
|
90 lı yıllarda olgunluk dönemini yaşayan sanatçı, artık müzik dünyasında sarsılmaz bir yere sahip olmuştu. Aynı yıllarda tarzında değişiklik yaparak arabesk müziğe geçiş yaptı. Bu yıllarda “Ah Keşkem“, “İki Gözüm İki Çeşme“, “Yar Diline” gibi popüler parçaların dışında kendi ürünü olan eserleri seslendirdi. 1983 yılında çıkardığı “Mega Aşk” adlı albümde Selami Şahin‘e ait “Seni Sevmediğim Yalan“, “Akşamdan Akşama“, “İçem Diyorum“, “Bu Nasıl Güzel” gibi dönemin beğeniyle dinlenen eserlerini yorumladı.
Aynı albümde yer verdiği Yusuf Hayaloğlu‘nun “Dağlarda Kar Olsaydım” türküsü, o dönemden günümüze kadar gelen uzunca bir süre popülerliğini koruyacaktı. 1996 da “Ben De İsterem” albümüne bulunan “Fırat” türküsüyle listelerde uzun süre kaldı. Hemen ertesi yıl “At Gitsin” albümünü piyasaya sürdü. Bu albümünde de Sezen Aksu, Kayahan gibi pop müziğin usta isimlerinden eserleri yorumladı.
Son yıllarda televizyon programcılığı ve klip yönetmenliği gibi çeşitli işlerin yanısıra, siyasetede de atılma kararı aldı. Genç Parti‘den 2007 seçimlerinde aday olan şarkıcı, partisi seçimi kazanamayınca meclise giremedi. Tatlıses, ticaret yaşantısında her geçen gün daha çok yol katediyor.
1881′de Selanik’te doğdu. 26 Aralık 1898′de Harp Okulundan Piyade Teğmen rütbesiyle mezun olarak 3′üncü Ordu emrine verildi. 29 Aralık 1903′te Üsteğmenliğe yükseltilerek Redif 107′nci Alaya atandı. 12 Ocak 1904′te Selanik Merkez Jandarma Taburunun Vodine Bölüğüne nakledildi. 10 Şubat 1906′da Yüzbaşı oldu. Ekim 1909′da Harp Akademisine başladı.
1912 Haziranında Trablusgarp, 16 Eylülde de Balkan Savaşı’na katıldı. 7 Ocak 1913′te Binbaşılığa yükseltildi. 5 Eylül 1913′te Edirne Jandarma Alay Komutanlığına atandı. 30 Aralık 1913′te Alman Askeri Islah Heyeti Kurmayına verildi. 5 Şubat 1914′te 2′nci Ordu Müfettişliği Kurmayına nakledildi.
3 Ağustos 1914′te Birinci Dünya Savaşı seferberliğinde 4′üncü Ordu Haber Alma Şubesi Müdürü oldu. 28 Şubat 1915′te Yarbaylığa yükseltilerek 10′uncu Tümen Kumandanlığına tayin edildi. 30 Aralık’ta 3′üncü Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 13 Aralık 1916′da Albaylığa yükseltildi ve 53′üncü Tümen Komutanlığına atandı. 9 Ekim 1917′de 22′nci Kolordu Komutanı oldu. 17 Ekim 1918′de Jandarma Genel Komutanlığına getirildi. 17 Mayıs 1919′da 3′üncü Kolordu Komutanlığı görevi İstanbul’dan ayrılarak Mustafa Kemal Paşa ile birlikte 19 Mayısta Samsun’a geldi. 23 Ekim 1919′da Heyeti Temsiliye tarafından Batı Anadolu’daki durumu yerinde görmek ve Komutanlar arasında birliği sağlamak üzere görevlendirildi. 10 Aralık 1919′da Nazilli’de Aydın Kuvayı Milliye Komutanlığını üstlendi. 18 Ağustos’ta Ankara’ya geldi ve İzmir Milletvekili olarak TBMM’nin Genel Kuruluna takdim edildi. 6 Eylül 1920′de Dahiliye Vekilliğine seçildi.
9 Kasım 1920′de Güney Cephesi Komutanlığına atandı. 10 Ocak 1921′de Tümgeneralliğe yükseltildi. 5 Mayısta Cepheden ayrıldı. 30 Haziran 1921′de ikinci defa Dahiliye Vekilliğine seçildi. Mustafa Kemal Paşanın Başkumandan olduğu 5 Ağustos 1921′de Milli Müdafaa Vekâletine getirildi. 10 Ocak 1922′de Milli Müdafaa Vekâletinden çekildi.
II. Dönem (11.08.1923 -26.06.1927) için yapılan seçimlerde İstanbul Milletvekili seçildi. 16 Aralık 1922′de Trakya Komutanlığını üstlendi. 8 Ekim 1923′te Komutanlığın kaldırılmasıyla Meclisteki görevine döndü. 9 Kasım 1924′te Halk Fırkasından istifa etti. 17 Kasım’da kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. 1 Kasım 1926′da milletvekilliğinden istifa etti. 8 Aralık 1926′da kendi isteğiyle askerlikten emekliye ayrıldı.
1935 yılına kadar politikadan uzak kaldı. V. Dönemde (01.03.1935 – 27.01.1939) İstanbul’dan milletvekili seçilerek yeniden Parlamentoya girdi. VI, VII, ve III. Dönemlerde de İstanbul Milletvekili seçilerek TBMM’deki yerini 1950′ye kadar korudu. 8 Nisan 1950′de Beyrut’taki Birleşmiş Milletler Ortadoğu Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı Türkiye Delegeliğine atandı. 22 Şubat 1961′de bu görevden ayrıldı.
2 Ekim 1963′te İstanbul’da vefat etti.
İbrahim Şinasi, 5 Ağustos 1826‘da İstanbul’da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmet Ağa‘nın 1829‘da Osmanlı-Rus Savaşı‘nda ölmesi yüzünden annesi, onu yakınlarının yardımlarıyla büyüttü. Eğitimine Mahalle Sıbyan Mektebi’nde başlayan Şinasi, daha sonra Feyziye Okulu’na devam etti. Adından Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi’nde katip olarak çalışmaya başladı. Bir yandan da aynı yerde görevli memur olan İbrahim Efendi’den Arapça ve Farsça, Reşat Bey’den ise Fransızca dersleri aldı. Gösterdiği başarı ile genç yaşta önce memurluğa daha sonra da hulefalığa yükseldi.
1849 yılında eğitimine devam etmesi için devlet tarafından Paris’e gönderildi. Paris’te matematik, doğabilim, tarih gibi konularla ilgilendi ardından edebiyat ve dil alanında çalışmalarına ağırlık verdi. Burada kaldığı süre içerisinde Doğubilimci De Sacy ve ve Pavet de Courteille, Ernest Renan, Lamartine ve dilbilimci Littré gibi ünlü bilimadamlarıyla yakınlık kurdu. 1851 yılında “Société Asiatique” derneğine üye seçildi.
19.yy başında Osmanlı Devleti, girdiği dağılma döneminde ülke ile ilgili sorunları batıdan aldığı yenilikler ile çözüme ulaştırabileceğine inanmıştı. Batılılaşma sürecinin adımların bir olarak Avrupa’ya öğrenci göndermek ve batılı tarzı ülkeye getirmek gibi bir yol izlemişti. Şinasi de bu Avrupa’ya gönderilen öğrencilerden biriydi. Özellikle Fransız Edebiyatı ve dil konusunda çalışmalar yapan Şinasi, ülkeye döndükten sonra yaptığı çalışmalar ile bu akımın öncülerinden oldu.
1854 yılında Paris’ten döndükten sonra bir süre Tophane Kalemi’nde çalıştıktan sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Daha sonra Ercümen-i Daniş’te (İlimle Akademisi) atandı. Mustafa Reşit Paşa‘nın görevinden alınmasını protesto ettiği için bu görevinden alınsa da Mustafa Reşit Paşa’nın görevine geri gelmesiyle tekrar Ercümen-i Daniş’e alındı.
Gazeteciliğe geçişi 1860‘da Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahval gazetesini çıkarmayla başladı. O tarihe kadar ülkemizde sadece 11 Kasım 1831‘de yayımlanmaya başlayan Takvim-i Vakkayi ve 1849 Ağustos’unda William Churchill adında bir yabancı tarafından yayımlanmaya başlanan Ceride-i Havadis adlı iki gazete yayınlanmaktaydı. Birincisi, devletin resmi gazetesiydi ve devletle ilgili haberlerle metinleri yayımlayan bugünkü Resmi Gazetenin ilk örneği sayılan bir organdı. Haftada bir yayımlanan bu gazete, düzensiz olarak, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına kadar 4608 sayı çıkmıştı. Ceride-i Havadis ise haftalık yayın yapan taraflı bir gazeteydi.
1860‘larda azınlıklar tarafından çıkarılan daha 13 gazetenin bulunduğu bilinse de, o tarihte, Türklerin çıkardığı “Türkçe” bir gazete yoktu. Bir gazete çıkarmayı düşünen Şinasi, yazılı basını “yurttaşların söz ve yazı ile kendi yurtlarının yararına fikir yürütmeleri”ni sağlayan bir araç olarak görüyordu. Bunların üzerine Agâh Efendi ile 1860 Nisan ayında izin alınarak, 22 Ekim 1860 tarihinde Tercüman-ı Ahval adlı gazeteyi çıkardı. Ancak Şinasi, bu gazete 24 sayı çalıştıktan sonra ayrıldı. Daha sonra da kendi başına bir gazete çıkarmaya yönelise de, iznini 2 Temmuz 1861 tarihinde aldığı Tasvir-i Efkâr gazetesi 27 Haziran 1862‘de yayımlanabildi. Haftada iki kez çıkan bu gazetenin sayfa düzeni değişmezdi; haberlerle yazıların özel yerleri vardı. İlk sayısına yazdığı önsöz niteliğindeki makalesinde gazetecilik anlayışını belirtmiş, bu gazete, okurlarca olumlu karşılanması üzerine Fuat Paşa, gazeteyi Abdülaziz‘e de sunmuştu. Ancak gazetedeki yazılarında Sultan Abdülaziz’i ve devlet işlerini eleştirmesi üzerine 1863 yılında Meclis-i Maarif’teki görevine son verildi.
Bu dönem 1860 yılında Türk Tiyatrosu’nun ilk örneklerinden kabul edilen bir töre komedisi olan ve “görücü usuluyle evlenme”yi eleştiren oyunu “Şair Evlenmesi“ni yazdı. Fransız Tiyatrosu’nu yerinde görüp batı tiyatrosunu yakından tanıyan Şinasi, “Şair Evlenmesi”nden başka tiyatro yapıtı vermemiştir. Batılı anlayıştaki tiyatroyu Türk gelenek ve kişilerine uydurması ve başka eser vermemesi, onun bu alanda bir örnek ortaya koymak istemesine bağlanabilir.
Osmanlı Hükümeti ile aralarında anlaşmazlıklar çıkmasından dolayı Tercüman- Ahval’ı Namık Kemal’e bırakarak, 1865 yılında Fransa’ya gitti ve burada dil üzerine çalışmalarına ağırlık verdi. “Société Asiaque” üyeliğinden ayrılarak Fransa Ulusal Kitaplığı’nda araştırmalar yaptı. 1867 İstanbul’a döndükten iki yıl sonra bir basımevi açtı. Kısa bir süre sonra 13 Eylül 1871‘de beyin tümöründen vefat etti.
Halkın aydınlanma sürecinde önemli adımlar atan Şinasi, dilin yalınlaşması ve edebiyatın halkın anlayabileceği bir dille yazılması çabasıyla gazete çıkarmış, makale, şiir ve oyunlar yazmıştır. Düz yazılarında da aynı dili kullanmaya önem vermiş, Osmanlıca yazılarda süslemelerden öte doğru ve güzel yazmaya öncelik vermiştir. Başlattığı bu akım daha sonra Tasvir-i Efkar gazetesiyle devam etti. Osmanlı edebiyat dünyasını etkileyerek batı edebiyatının tanınmasında ve Fransız şiirlerinin çevrilmesini sağlayarak dilin gelişmesini sağladı.
Sadece edebiyat alanında kalmayan Şinasi, imparatorluğun iktisadi ve toplumsal yapısındaki gelişmeleri de göz önüne alarak halkın devlet idaresinde söz sahibi olması gerekliliğini savunmuştur. Bunu dile getirdiği çeşitli edebiyat ve tiyatro eserleri yüzünden çoğu zaman Osmanlı hükümeti ile karşı karşıya gelmişti. Fransa’da kaldığı süre içerisinde “Ulus”, “Yasal Haklar” ve “Özgürlük gibi konular hakkında bilgi edinmiş ve bu kavramların Osmanlı Devleti’ne getirilmesi için çalışmalarda bulunmuştu.
Dil ve edebiyat üzerine bu yoğun çalışmalarına rağmen sınırlı sayıda eser vermesini, onun genellikle toplum dışında yaşamayı tercih etmesine ve Osmanlı Hükümeti ile olan anlaşmazlıklarına bağlayabiliriz. Zaten kendisini daha çok düşünce adamı olarak gören Şinasi’nin verdiği edebiyat eserleri, Osmanlı toplumu için birer ilk örnek olması bakımından önemlidir.
ESERLERİ
Tercüme-i Manzume
Şair Evlenmesi
Müntehabat-ı Eşhar (1862, Divan-ı Şinasi adıyla da bilinir, şiirlerinden seçmeler)
Durub-u Emsal-i Osmaniye (1863, atasözleri derlemesi)
Müntahabat-ı Tasvir-i Efkar (18623, 1885. Ebüzziya Tevfik tarafından düzenlenen seçme makaleler)
İbrahim Toraman, 20 Kasım 1981‘de Sivas’da doğdu. Futbol hayatına Sivas DSİ Spor’da başladı. 6 yıl amatör olarak oynadı. Gaziantepspor, Ankaragücü ve Gençlerbirliği gibi kulüplerden gelen tekliflerden Gaziantepspor’u tercih etti ve bu takımda 7 yıl oynadı. Ardından 2004-2005 sezonu için Beşiktaş ile 3 yıllık bir sözleşme imzaladı. 1.79 boyundaki oyuncu Beşiktaş kadrosunda defansta oynamaktadır. Aynı zamanda milli takım formasını giymiş futbolcularımızdandır
Ian James Thorpe, Ken ve Margaret Thorpe’un tek oğlu olarak 13 Ekim 1982’de Avustralya’nın Sidney kentinde dünyaya geldi. Doğduğunda 4,1 kg ağırlığında ve 59 cm boyunda olan Thorpe’un sporcu bir ailesi vardı. Babası kriket sporunda Junior seviyesinde gelecek vaadeden bir sporcuydu ve Bankstown Kriket Klubü’nde oynuyordu. Annesi de Bankstown’da netbol oyuncusuydu. Kız kardeşi Christina’nın bileğinden yaralandığı bir kazanın ardından doktorların yüzmesini önermesiyle 5 yaşındaki Ian Thorpe’da onunla birlikte Padstow Yüzme Havuzu’nda yüzme dersleri almaya başladı.
Küçükken klora olan alejisi nedeniyle bir süre kenara çekilen Thorpe, 7 yaşındayken katıldığı ilk yarışmasına kadar yüzmedi. Kafası suyun dışında yüzmesine rağmen okul festivalindeki bu yarışmada hızı ve vücudu sayesinde birinci oldu. Bir süre sonra alejisini yenen Thorpe, 1994’de Avustralya İlkokullar arası yarışmada da başarı sağladı. Aynı yıl State Age Short Course Championships’de kendi yaş kategorisinde 9 altın madalya kazandı.
1995 yılında East Hills Boys Technology High School’da ortaokul eğitimine başlayan Thorpe, koçunu değiştirerek Doug Frost’un yanında kız kardeşiyle birlikte yüzmeye başladı. Kız kardeşi Atlanta’da yapılan 1995 Pan Pacific Yüzme Şampiyonası’nda yarışması için milli takıma seçilirken, boyu iyice uzayan Ian da ilk National Age Şampiyonası’nda 13 yaşındakilere karşı yarıştı ve 200 m ile 400 m serbest dallarda bronz madalya kazandı. Aynı yıl State Age Şampiyonası’nda 10 kategorinin tamamında 1. oldu. 14 yaşındayken Avustralya Milli Takımı’na seçilen Ian Thorpe, takıma giren en genç yüzücü oldu.
1999’da Sidney’de düzenlenen Pan Pacific Şampiyonası’nda, 4 günde 4 altın madalya kazanarak tarih yazdı ve 25 bin dolar tutarında para ödülü kazanan Thorpe, bu parayı Lifeline ve Avustralya Çocuk Kanser Enstitüsü (Children’s Cancer Institute of Australia) adlı yardım kuruluşlarına bağışlayarak yardımseverliği ile de kalpleri kazandı. Thorpe, 200 yılında çocuklar için “Ian Thorpe’s Fountain for youth Trust” adında bir yardım fonu kurdu.
2001 yılında Japonya’da düzenlenen tekler Dünya Şampiyona’sında şimdiye kadar en fazla altın madalya kazanan sporcu olan Thorpe, 6 madalyanın 4’ünü dünya rekoru kırarak kazandı. Yine 2001 yılında Avustralya Şampiyonası’nda 40 yıl sonra John Konrads’ın ardından 100 metreden 800 metreye kadar tüm serbest stillerde başarı sağlayan ilk yüzücü oldu. Ülkesinin en verimli sporcularından biri olmasının yanısıra insanlığı ve yardımseverliğiyle de birçok insanın saygısını kazandı ve dünya çapında şöhrete kavuştu. Birçok uluslararası organizasyonun tanıtımını üstlenen Thorpe Avustralya, Fransa, Çin, Amerika ve Japonya tarafından kendisine verilen birçok ödülün de sahibi oldu.
IAAF tarafından 2001 yılı Dünyanın En İyi Sporcusu seçilen Thorpe, 2002’de Foreign Press tarafından Avustralya kültürünün en iyi temsilcisi seçildi ve ayrıca “2002 Australian Face Abroad Award” a layık görüldü.
Ian’ın sudaki başarısı olağanüstüden de öteydi. Thorpe, 200m karışık stil rekorunu önce 2003 Avustralya Şampiyonası’nda, ardından da Barcelona’da düzenlenen 2003 Dünya Şampiyonası’nda kırdı. 22 Dünya rekoru kıran Thorpe, ilk Olimpiyat Oyunlarında 3 altın ve 2 gümüş madalya kazandı ve 2004 Atina Olimpiyat Oyunları’nda 2 altın, 1 gümüş ve 1 bronz madalyayla Avustralya’nın Olimpiyatlardaki en başarılı sporcusu oldu. 11 Dünya Şampiyonluğu ile kırılması zor bir rekoru da elinde bulunduran Thorpe’un 10 Ulusal Şampiyonluğu ve 9 Pan Pacific Şampiyonluğu bulunuyor. 200m ve 400m serbest dalda dünya rekorlarını elinde tutan yüzücü, 4×200 metrede dünya rekorunu elinde bulunduran takımda yer aldı.
Brizbane’deki Avusturalya Yüzme Şampiyonası’nın ardından 2007 Dünya Su Sporları Şampiyonası (World Aquatics Championships) seçmeleri öncesinde basında Thorpe’un motivasyonunu kaybettiğine dair haberler çıkmaya başladı. Çok geçmeden 21 Kasım 2006’da Sidney’de bir basın toplantısı düzenleyen Ian Thorpe, yarışlara katılmayı bıraktığını açıkladı. 24 yaşındaki başarılı yüzücü, Avustralya halkına verdikleri destek için teşekkür ederken, göz yaşlarına zorlukla hakim olabildi.
Sidney’de yaşamaya devam eden Ian Thorpe, hayır işleriyle uğraşmaya devam ediyor. un tarafından Japonya’da yürütülen anti-uyuşturucu kampanyası için seçilen Thorpe, aynız amanda da UNICEF ile birlikte çocuklar için bir çalışma yürütüyor.
Ian Joseph Somerhalder, 8 Aralık 1978’de Robert ve Edna Somerhalder’ın üç çocuğundan biri olarak Covington, Louisiana’da dünyaya geldi. İngiliz ve Fransız soyundan gelen müteahhit babası ve İrlanda ve Choctaw soyundan gelen masaj terapisti annesi ile birlikte Mississippi’de büyüdü. Soyadı ‘Hull’ olan arazi sahibi, zengin ve İngiliz biyolojik büyük büyükbabasının, metreslerinden birinin hamile kalması üzerine, göçmen çalışanlarından birini onunla evlendirmesi ve doğan çocuğa soyadını vermesini sağlaması yüzünden Ian’ın soyadı, büyük büyükbabasından bu yana Somerhalder şeklinde geldi.
10 yaşındayken annesinin de desteğiyle modellik yapmaya başlayan Ian, New York, Paris, Milan, ve Londra’da modellik yaptı. Modellik yaptığı bazı markalar Calvin Klein, Dolce & Gabanna, Gucci, Versace gibi markalar için çalıştı. İki sezon boyunca Guess’in yüzü oldu. 13 yaşındayken ailesi boşanan Ian, annesinin yanında kaldı ve bir Katolik okuluna gitmeye başladı. Aynı zamanda oyunculuğa merak sarmaya başlayınca Covington’daki yerel bir tiyatro grubuna katıldı. DNA Models Ajansı’nda çalışmaya devam eden ve bir süre sonra oyunculuğunu da profosyonelliğe taşımaya karar veren Ian, 17 yaşında New York’ta oyunculuk yapmaya başladı ve iki yıl sonra da prestijli oyuncu koçu William Esper’la çalışmaya başladı.
The Big Easy (1997) ve Now and Again (1999) adlı dizilerde birer bölümde yer aldıktan sonra 2000’de popüler gençlik dizisi Young Americans’da oynadığı ‘Hamilton Fleming’ rolüyle başarıyı yakaladı. Televizyon için yapılan Anatomy of a Hate Crime adlı filmin (Russell Henderson rolünde) ardından 2001’de Life as a House (Josh rolünde) ve 2002’de Faye Dunaway’le birlikte oynadığı Changing Hearts (Jason Kelly rolünde) olmak üzere iki sinema filminde yeraldı.
Ian Somerhalder’ın ilk büyük rolü, Bret Easton Ellis’in romanından uyarlanan Roger Avary’nin The Rules of Attraction’daki (2002) ‘Paul Denton’ karakteri oldu. Bu filmde rolü gereği bir erkekle öpüşmesinin ardından, bir daha gay rollerde oynamak istemediğini açıkladı. Bu açıklaması üzerine Gaywired Magazine ve Logo Tv’s News’un web sitesi 365Gay tarafından Gay Hater (gay düşmanı) olarak ilan edilen Somerhalder, geri dönüş yaptı. Kendisinin de bazı arkadaşlarının gay olduğunu ve basının bütünü değil sadece öpüşme sahnesini ön plana çıkarmasından dolayı böyle bir açıklama yaptığını, ayrıca bu konu hakkında sorulmadıkça bir daha konuşmayacağını söyledi.
The Big Easy (1997), Now and Again (1999), CSI: Crime Scene Investigation (2002), CSI: Miami (2003), Law & Order: Special Victims Unit (SVU) (2003) adlı dizilerde çeşitli bölümlerde göründükten sonra 2004 sezonunda Smallville’de altı bölüm boyunca Adam Knight rolünü oynadı. 2004’de In Enemy Hands (Danny Miller rolünde), The Old Man and the Studio (Matt rolünde) filmlerinde rol alan ve aynı yıl, Recess adlı kısa filmde Cooley rolünü canlandıran Ian, aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlendi.
2004’de yayınlanmaya başlayan Emmy Ödüllü dizi Lost’da annesinin düğün organizasyonu işini yöneten başarılı iş adamı ‘Boone Carlyle‘ karakterini canlandırmaya başladı. Bu diziyle birlikte popülaritesi iyice artan Somerhalder, 2006’da çektiği Pulse filminde Dexter McCarthy, The Sensation of Sight’da Drifter karakterini canlandırdı.
2 Kasım 2000’de Mostbeautifulman.com adlı web sitesi tarafından erkek ünlüler arasında Ayın En Güzel Erkeği seçilen Somerhalder, mayıs 2006‘da DNA Models Ajansı’nın yayınladığı Top 10 Erkek Modeller listesinde de yeraldı.
Lost’da üvey kız kardeşi ‘Shannon Rutherford’ karakterini canlandıran Maggie Grace ile birlikte olduğuna dair söylentiler ortaya atıldı ama her ikisi de bu haberler hakkında yorum yapmadılar. Kayak yapmaktan hoşlanan Somerhalder, tıpkı Matthew Fox gibi iyi bir binici.
İbrahim Çallı, 13 Temmuz 1882’de, Denizli‘nin Çal kasabasında doğdu. Çal’da rüştiyeyi, İzmir’de de Mülki İdadisi’ni bitiren Çallı’yı ailesi hayatını kazanması için İstanbul Kanatlarımın Altında‘a gönderdi. Ama Çallı’nın içinde çocukluğundan beri resim tutkusu vardı. Ailesinin isteği dışında böylece resim yapmaya başladı. İstanbul’da kaldığı handaki Vefa idadisi öğrencilerinin resim dersleri aldıklarını duyunca, o da onların arasına katıldı. Ancak İstanbul’da maddi olarak sıkıntı içindeydi. Bu yüzden ‘Arzuhalcilik’ daha sonra ise ‘Katiplik’ gibi çeşitli işlerde çalıştı.
Çarşıkapı’da resim yapan Ermeni asıllı bir ressamla tanışması ve ondan kurs alması da bu dönemlere rastlamaktadır. Bir rivayete göre; Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi ile bir başka rivayete göre de Ermeni ressamın yanına gelen bir ressamın tavsiyesiyle, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kaydoldu. Burada klasik tarzda bir eğitim aldı. Ancak, Meşrutiyet çağının bir genci olarak, atılımcı kişiliğini genç arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin etkinlikleriyle ifade eden sanatçı, yenilikçi kişiliğini kısa sürede farklı bir resim diline ulaştıracaktı. Köy kökenli bir ressam olmasıyla da, saraylı ailelerin ressam çocuklarından sonra Türk resmi için bir yenilikti.
Çallı bir yandan katiplik yaparken bir yandan da akademideki öğrenimini üç yıl gibi kısa bir sürede tamamladı. 1914 yılında ise ‘Çıplak Adam’ ve ‘Harekat Ordusunun Muhafız Alayı’ndan Maksut Çavuş’ adlı tablolarıyla Maarif Vekaleti’inn düzenlediği yarışmada birinci olarak Fransa‘da öğrenim bursu kazandı. Böylece Fransa’ya gönderilen Çallı, Paris Güzel Sanatlar Okulu‘nda Fernand Cormon‘un atölyesinde çalıştı. Burada hocasının ve devrin sanat yapıtlarındaki izlenimci üslubundan çok etkilendi. Bu dönemde, izlenimcilik Paris’te müzelere girmiş, sanat kamuoyunda benimsenmiş bir akımdı. Avrupalı genç ressamlar gibi burada öğrenim gören Türk ressamları da izlenimciliğe ilgi duymaya başlamışlardı.
Dört yıl sonra Birinci Dünya Savaşı‘nın da yaklaşmasıyla yurda dönen Çallı, Şişli’de açılan Harbiye Nezareti atölyesinde çalışmaya başladı. Müttefik ülkelere Türk toplumunun değişen yüzünü sanat yoluyla aktarmak amacıyla gerçekleştirilen bu etkinlik sırasında birçok sanatçı, Şişli’deki ahşap bir atölyede gece gündüz savaş konulu resimler üretmişler ve bunlar daha sonra Viyana ve İstanbul’da sergilenmişlerdi.Serginin 1917 yılındaki İstanbul ayağında, Sanayii Nefise Madalyası kazanan ressam, sergiye ”Boğalı Kadın”, ”Topçu Mevzi Alırken”, ”Yaralı”, ”Siperde Sabah”, ”Çadır Önünde” adlı resimleriyle katıldı.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne öğretmen olarak atandı. Fransız izlenimciliğini Türk resmine taşıdığı gibi bambaşka bir yol çizerek Türk resmini klasik öğretilerin sınırlarından çıkarıp yeni bir doğa ve figür anlayışı getirdi. O zamana kadar fotoğraftan yapılan manzara resimleri ve natürmortlar, Çallı’yla birlikte doğanın karşısına geçilerek yapılmaya başlandı. Türk resminde üsluba getirdiği yenilik dışında sanat anlayışına ve sanatçı hayatına da yeni bir bakış açısı getirmiştir. 1947 yılında emekli olan Çallı, 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu vefat etti.
Eserlerinden bazıları: Cami Avlusu, Mevleviler, Dikiş Diken Kadın, Hatay, İstiklâl Savaşında Zeybekler, Türk Topçularının Mevzie Girişi, Nü, Balıkçı Kayığı, Çayır ve Keçiler, Manolyalar, Atatürk, İsmet İnönü ve Yahya Kemal Beyatlı portreleridir.
Gerçek adı, Ebu’l-Ali el-Hüseyin olan İbn-i Sina, 980 yılının Ağustos ayında (hicri 370), günümüzde Özbekistan sınırları içinde yer alan Buhara yakınlarındaki Afşan‘da dünyaya geldi. Kökeni, eski bir Persepolis şehri olan, Mevlana dönemi öncesinin Belh‘ine dayanan babası Abdullah, buradan Buhara’ya göç etmiş, Samanoğulları devletinde, dönemin hükümdarı II.Nuh ile bağlantı kurmuş, yüksek görevlerle saraya hizmet etmiş bir bürokrattı. Afşanlı bir aileden gelen annesi Yıldız hanımla, saray tarafından Hormisen‘e memur olarak atandığı sırada evlenmişti.
Küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye hevesli olan İbn Sina, henüz 10 yaşındayken, görenleri zekasına ve hafızasına hayran bırakacak şekilde, Arap Edebiyatı ile ilgili bilgiler öğrenmeye başlamış; bunun yanı sıra, Ku’an-ı Kerim‘i ezberine almıştı. Daha ilk öğretim yıllarındayken pozitif bilimlere merak saldı ve babası önderliğinde, dönemin gözde İslam bilginlerinden dersler almaya başladı. Ebu Abdullah el-Natili ve İsmail ez-Zahid tarafından, mantık, cebir ve gökbilim konularında yetiştirildi. Aynı zamanda, kendi bireysel çabalarıyla edindiği felsefe, fizik, tıp kitaplarını analiz etmeye çalıştı. Ptolemaios‘un eserlerinden coğrafya, Eukleides‘in eserlerinden ise geometri bilimlerini öğrendi. Henüz ergenlik çağına gelmemişken, fıkıh, fizik, metafizik ve tıp alanlarında uzman seviyesinde bilgi düzeyine sahip hale geldi. Felsefe konuları ve metafizik kanunlarına ilgisi ise, İsmaili tarikatından gelen bir propagandacı ve alim olan Mahmud el-Messah‘tan aldığı Hint aritmetiği dersleri neden oldu.
Aynı dönemlerde, Arapça ve Farsçanın yanı sıra, Yunanca, Latince, Süryanice ve İbranice dillerini de öğrenmeye başlayarak, pozitif bilimleri, kaynakların kendi dillerinde, deneysel düzlemde incelemeye başladı. Bu anlamda, Aristotales’in kuramlarına başvurdu. Ancak, defalarca okumasına rağmen, Aristotales’in metafizik kuramlarını idrak edemediğini belirten İbn Sina, Yeni-Platoncu düşünce sistemini de analiz etti. Doğu ve Batı bilginlerinin eserlerini okuyarak, karşılaştırmalar yaptı; eleştirel bir bakış açısıyla birçok bilim dalını irdeledi. Özellikle, Yunan ve İslam düşünürlerinin bilgi, mantık, fizik, bilim, psikoloji, evren, metafizik ve tanrıbilim görüşlerini yorumlayarak, Aristotales ile Farabi’nin izlediği yolu uygun gördü. Her bilim dalının kaynağının ve etki alanının farkli olduğu, dolayısıyla her birinin ayrı bir kategori altında incelenmesi gerektiği, mutlak çözüme ancak bu şekilde ulaşılabileceği fikrine vardı. Batılı bir düşünür olan Aristotales’in metafiziğini, Buhara çarşısında gezerken eski bir sahafta bulduğu, ünlü Doğulu düşünür Farabi’nin, Yunanlı filozofun kuramlarına atfen yazdığı “el-İbane” adlı eseri üzerinde yaptığı ayrıntılı inceleme sonucu kavrayabildi. Kafasındaki bu en büyük soru işaretini çözebilmenin verdiği sevinçle şükran secdesine kapandı ve civardaki fakirlere sadaka dağıttı.
16 yaşına geldiğinde, tekrar tıp araştırmalarına geri döndü. Hastalıklara neden olan mikroplar üzerinde araştırmalar yapmaya başlayarak; hastalıkları bulaşıcı ve bulaşıcı olmayanlar şeklinde ayırt etti; semptomlar üzerinde yoğunlaştı ve sağıltımla ilgilendi. İncelemeleri sonucunda elde ettiği verilerle, yeni tedavi yöntemleri geliştirdi. 997 yılında, Sasani Emiri Mansur’un oğlu, Buhara prensi Nuh bin Mansur‘un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulan İbn Sina, uyguladığı tedavi yöntemiyle başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirildi. Karşılığında para yerine, kendi isteği üzerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinin Hafız Kütüplüğü’ne getirildi ve buradan istediği şekilde yararlanma hakkı elde etti. Bu başarısının ardından, kendini birçok değerli eserin yardımında, oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki dahiliğinin yanı sıra, insanoğluna şifa dağıtan bir “tıp bilgini” olarak ünlendi.
18 yaşına geldiğinde, döneminin temel bilim dallarının hemen hemen hepsinde ileri seviyede bilgiye sahip olan İbn Sina, vaktinin çoğunu okumakla geçiriyordu. Aynı zamanda, ilk öğretilerini de burada kaleme almaya başladı. Ancak bir süre sonra, saray kütüphanesinin (Seyranü’l Hikme, Buhara kütüphanesi olarak bilinir), çıkan bir yangında kül olmasıyla birlikte, İbn Sina’nın başarılarını kıskanan ve ona düşman olan bir kesim, kütüphaneyi onun yaktığını iddia etti. Bu ithamlar nedeniyle huzursuz günler geçiren filozof 20 yaşındayken, hamisi olan Samanoğlu hükümdarı vefat etti. Ardından, iki yıl sonra, babasını kaybetti. Aralık 1004‘te ise, koruyucusu Samanilerin, Gaznelilere yenik düşmesi sonucu, hanedan çöküş sürecine girdi. Bu olaylardan sonra İbn Sina, bilimsel gelişmeleri kaynağında inceleme amacıyla Buhara’dan ayrıldı. Değerini anlayacak, çalışmalarına kıymet ve maddi destek verecek bir saray çevresi arayışında oldu. Zaman zaman ekonomik sıkıntıya düştüğü için, bazı saraylarda vezirlik, özel hekimlik yaptı ve oradaki bilim, kültür, sanat çevrelerinden ünlü kişilerle biraraya geldi. Ancak, siyaset ilminin kurallarına bir türlü alışamayan İbn Sina, hem sevilen hem de düşmanca hisler beslenilen biri olarak, sürekli iftiralara uğradı; yerel otoritelerle fikri çatışmalara girerek; düşünsel çalışmalarını, daha huzurlu ve güvenli bir ortamda sürdürmek niyetiyle yer değiştirmeye devam etti.
Artık, önemli siyaset adamlarının da baş danışmanı haline gelen ünlü İslam düşünürü, batıya, Harizm ve Horasan civarına doğru yol aldı. Buralarda karşılaştığı alimlerle uzun sohbetler yaptı ve bilgi alışverişinde bulundu. Yazın çalışmalarına devam etti. Bilginlere saygıyla kapılarını açan, ilmi araştırmalarında kendilerini destekleyen, maaş bağlayan Harezmşah Ali bin Me’mun‘dan gelen teklif üzerine, onun sarayına yerleşti. İbn Sina, burada çağının en tanınmış İslam alimi Ebu Reyhan el-Biruni ile tanışarak, fizik ve astronomi başta olmak üzere, birçok bilimsel konuda onunla birlikte çalışma fırsatını yakaladı. Hem öğretmen, hem de öğrenci oldu. Ayni zamanda, İbnü’l-Hammar, Ebu Sehl el-Mesihi, İbn-i Tayyib ve Ebu Nasr el-Iraki gibi diğer saray alimlerinin eğitmenliği ve koruması altında, en önemli eserlerini yazmaya başladı. Bu verimli çalışmaları sürdürürken, 1012 yılında, dönemin güçlü hükümdarlarından Gazneli Mahmud, Harezmşah’dan, sarayındaki alimleri kendi huzuruna göndermesini talep etti. Birçok alim bu davete icap ederken, İbn Sina ile Ebu Sehl el-Mesihi bilimsel çalışmalarına ve araştırmalarına yoğunlaşma isteğinde oldukları için teklifi geri çevirdiler. Ancak, Gazneli Mahmud’un tehlikeli boyutlara varan ısrarlarından kaçmaya karar verdikten sonra çıktıkları Harizm çölündeki yolculukta, Şehl İbn-i Sina Mesih, açlık ve susuzluktan hayatını kaybetti. Alimin kendisi de çok zor koşullar altında yolculuğunu tamamlayarak Cürcan‘a geldi.
Cürcan’da, hayatının sonuna kadar en yakın dostu ve talebesi olarak kendisinden ayrılmayacak olan Ebu Ubeyd el-Cüzcani ile tanıştı. İleride, yazılı ilk biyografisini de kaleme alacak olan talebesi Cüzcani’ye, sahip olduğu bilgileri sistematik bir şekilde öğretmeye başladı. Yine dönemin ileri gelen düşünürlerinden Ebu Muhammed Şirazi ile de yakın dostluk kuran İbn Sina, ünlü alimin koruması altına girerek, iki yıl boyunca oldukça verimli çalışmalar yaptı. Önemli eserler kaleme aldı ve dersler vermeye başladı.
Ünlü filozof, tıp alanında Doğu’dan sonra, Batı bilim dünyasının da, temel kaynak olarak yararlanacağı ve çağlar boyu üniversitelerinde okutacağı, “el-Kanun Fi’t-Tıb” adlı kitabını burada kaleme aldı. Bilimsel bir şaheser, insanoğlunun neslinin devamında büyük bir yol gösterici niteliği taşıyan bu eserin ardından, çok sayıda risale ve diğer alanlarda kitaplar da yazan İbn Sina, 1024‘te, Cürcan’dan ayrılarak Hemedan‘a gitti. Buveyhi Hükümdarı Şemsüddevle‘yi, yakalandığı amansız hastalıktan kurtarması sonucu, emirin dostluğunu kazanarak, koruması altına girdi ve Şerefü’l Mülk ünvanını alarak sarayda baş vezirlerden biri oldu. Günlerini, sarayda, ülke yönetimine dair fikri hizmetlerle geçiren İbn Sina, geceleri ise okumaya ve yazmaya devam etti. Ancak, ülke dışından gelip, böylesine yüksek bir mertebede görevlendirilmesine ve emirin onun düşüncelerine büyük önem vermesine içerleyen birtakım siyasal çevreler tarafından suçlamalar ve iftiralarla karşılaştı. Kırk gün bir dostunun yanında saklanmak zorunda kaldı. Ancak emirin hastalığının tekrar nüksetmesi üzerine, yeniden saraya çağrıldı ve vezirlik görevine döndü. Çalışmalarına ve eğitmenliğe devam eden İbn Sina, emirin ölümünün ardından tahta geçen oğlu Şemaüddevle‘nin vezirlik teklifini reddetti ve muhalif tavırlardan çekinerek yeniden saklandı. Ancak düşmanları tarafından bulunarak Ferdecan Kalesi’ne hapsedildi. Dört aylık mahkumiyeti boyunca, yazmaktan vazgeçmeyen ünlü bilgin, “Hay İbn Yakzan“, “el-Kulunç” ve “el-Hidaye” adlı eserlerini burada kaleme aldı.
Sona eren mahkumiyetinin ardından, İbn Sina, düşmanlarının iftiralarından kurtulamaması ve sonu gelmeyen siyasal çatışmalardan bunalması nedeniyle, 1023‘te, gizlice İsfahan‘a kaçtı. Burada, bir süre, Hemedan vezirlerinden olan bir dostunun evinde kaldı ve “eş-Şifa” adlı ünlü tıp kitabının eksik bölümlerini tamamladı. Buveyhilerin hükümranlığına son veren, Kakuyilerin hükümdarı Alaüddevle‘nin koruması altına girdikten sonra, katıldığı meclislerde büyük itibar görmeye başladı. Aynı zamanda vezirliğe getirildi ve ilmi dehası gittikçe yayıldı. Matematik, geometri, astronomi gibi bilimsel dalların yanı sıra, musikiyle de ilgilenen İbn Sina, bu konularda kaleme aldığı, fakat yarım kalan eserlerini tamamlama fırsatı buldu. Emirin isteği üzerine, astroloji ve takvimle ilgili ilmi çalışmalar yaptı. Aynı zamanda, aralarında iyi bir dostluk ilişkisi kurulmuş olan emirle birlikte, savaşlara bile katılmaya başladı. İki yıl süren bu rahat yaşam ve çalışma koşularının ardından, Gazneli Mahmud’un oğlu, Sultan Mesud’un İsfahan’ı işgal etmesiyle birlikte, evi yağmalandı ve yeniden huzursuz günler geçirmeye başladı. Bu karmaşada, “Kitab’ül İnsaf” ile ünlü filozofun kaleme aldığı en son eser olduğu düşünülen “Hikmetü’l-Meşrikıyye” kayıplara karıştı. Bu olayların ardından sağlığı bozulan İbn Sina, kolik (kulunç) hastalığına yakalandı. Kendi geliştirdiği tedavi yöntemiyle sağlığı biraz daha iyiye doğru gidince, 1037‘de, Alaüddevle’ye, çıktığı bir seferde yoldaşlık etmek istedi. Ancak yolculuk esnasında durumu daha da ağırlaştı ve Hemedan dönüşü hayatını kaybetti. 57 yaşında hayata gözlerini yuman ünlü İslam aliminin, üzerine İran Ulusal Anıtlar Derneği’nin ihtişamlı bir anıt yaptırdığı kabri, Hemedan’da bulunmaktadır.
FELSEFESİ :
İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales’in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamıştır. Görgücü-usçu bir düşünsel yöntemin temellerini atmıştır. Batılı filozoflardan Aristotales’in, Doğulu filozoflardan da, Aristo’nun kuramlarına atfettiği şerhi yorumlarını, kendi düşünceleriyle birleştiren Farabi’nin etkisi altında kalarak, kendine özgü felsefik bakış açısını yakalamıştır.
Somut sonuçlara sahip, deneysel gözlemlere olanak tanıyan bilimlerle felsefeyi uzlaştırmaya çalışan İbn Sina, her bilimin ayrı bir sistematiksel felsefesi olduğunu düşünmüş ve Aristotales’in sınıfçı bilim ayrımını desteklemiştir. Bilgi, mantık, evren (fizik), ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve diğer bilimlerin ayrı başlıklar altında incelenmesini öngörmüştür. Bu ayrımı ise, İslam felsefesine iki ayrı koldan uyarlamıştır. İlki, Platon’la Aristotales’in düşüncelerini ortak noktalara bağlayan “Meşaiyye” kolu; diğeri ise, Platon’la Doğu felsefelerini aynı düzlemde ele alan “İşrakkiye” koludur. Aristotales ile Farabi’nin akılcı düşünselliği ile, ünlü İslam doğabilimcisi Ebubekir Razi’nin deneysel düşünselliğini biraraya getirerek, bağdaşımlar kurmuştur. Bu akılcı-deneysel düzlemde ise en önemli görevi, “gözlem”e vermiştir. Ona göre, usçu ilkeler ve deneysel gerçekler, aslında bir bütünün parçalarıdır ve biraraya geldiklerinde yaşantımızın bütününe tesir ederler. Temelde bilgi ve ona ulaşma çabası olduğu halde, bu çabanın en önemli destekçileri, akıl, deney ve gözlemdir. Bilginin kaynağı sezgilerimiz olmakla birlikte, gözlemsel bir deney sürecinden geçirilmemiş; doğruluğu sınanmamış sezgiler, bilgi sayılamaz. Ona göre, hipotezle başlayan bilgi, kıyaslama süzgecinden geçerek olgunlaşır; deney ve duyu gibi dışsal faktörlerle temas etmesiyle, mantıksal kuramlar üzerine oturur.
İbn Sina, Meşailikle başlayan felsefe yolculuğu süresince, akılcı bir felsefe izlemiş; tıbbi kuramlarına deneysel bir yöntemle şekil vermiş ve doğabilimde ise, gözlemsel bir bakış edinmiştir. İşrakiliğe geçişiyle ise, Doğu bilim dünyasına farklı bir boyut kazandırmıştır.
İbn Sina, felsefesini, 3 başlıkta ele almıştır : * Yüksek Bilimler (Al-ilm-ül-ali), maddeden tamamen bağımsızlaşmış, soyut bilimlerdir (metafizik ve mantık), * Aşağı Bilimler (Al-ilm-ül-efsel), maddeye bağımlı bilimler (doğa bilimleri) * Orta Bilimler (Al-ilm-ül-avsat), maddesinden sadece zihinsel boyutta ayrılan bilimler (matematik bilimleri)
Bilimleri, kaynaklarına göre sınıflandırdıktan sonra, mantıksal çıkarımlara giden İbn Sina, Aristotales’in yolunu izleyerek, felsefeyi de iki başlık altında ele almıştır : Kuramsal Felsefe Eylemsel Felsefe
Kuramsal felsefe, kaynağı eylemden bağımsız, mutlak bilgi olan matematik, doğa ve metafizik felsefelerini kapsar. Eylemsel felsefe ise, bilgi ile eyleme aynı anda ihtiyaç duyulan bir sistemdir. Siyaset veya medeni felsefe, ev veya ekonomi felsefesi ile ahlak felsefesi gibi üç eylemsel dala ayrılmaktadır. Usçu ilkeler ve mantıksal bakış açısıyla ele alınan bilginin mutlaklığı, ancak bu şekilde sınanarak kanıtlanabilir ve tez, senteze dönüşebilir. İbn Sina da Aristo gibi, felsefenin toplumsal açılımlarını, tümdengelim yöntemiyle incelemiştir. Birçok düşünür gibi, o da, insanoğlunun varoluşunu sorgulamış; din ile felsefeyi bağdaştırmaya çalışmıştır.
DİN VE MANTIK DÜZLEMİNDE VARLIK FELSEFESİ :
İbn Sina, din felsefesinin temelini oluşturan “varlık” ve kökeniyle sorulara cevaben, fıkıh bilgisinin de yardımıyla, Tanrı ve din kavramları üzerinde durmuştur. İbn Sina, Tanrı’dan gelen ilk varlığın “us” olduğunu düşünmüştür. Ondan sonraki her varlık, bu usun türevidir. Her us, bir varlığı oluşturur ve varlıktaki en etkin us da “akıl“dır. Madde, sınırları olan, kendi içinde eyleme müsaade eden, varlıkla soyut dünyanın bileşimidir. Bir Doğu bilimi olan Kelam’ı, Aristotalesçi metafizik ve Yeni-Platonculukla bağdaştıran İbn Sina, böylece kendi metafiziğini oluşturmuş; varlık fesefesini üç ayrı bölümde incelemiştir:
1- Olanaklı varlık: Süregelen bir devinim içerisinde, varoluşun ve yokoloşun gözlendiği, nesnesel değişime açık varlıktır. 2- Kendiliğinden olanaklı varlık: Tanrısal bağlantısından dolayı, olanakları kısıtlanmış varlıktır. Genel olarak evreni oluşturan tümeller ve ilkelerdir. 3- Kendiliğinden zorunlu varlık: Her varlığın ilk nedeni olan, Tanrı’dır. Ünlü filozofun tanrıbilim felsefesinin dört ana başlığının çıkış noktası, bu varlık türüdür: Yaradılış (evren), Ahiret, Peygamberlik ve Tanrı. Yaradılışın özü, “yaratıcı“dan, yani Tanrı’dan geliyorsa, O’nun haricindeki tüm varlıklar “yaratılan“dır. Varlık bir yaratılan olduğuna göre, iyeliği Tanrı’ya aittir ve onun özünden gelen ilk sebebin başlangıcıdır. Dolayısıyla, varlığı zorunlu olan Tanrı, ilk olarak aklın varlığını meydana getirmiştir. Ahiret ise, varlığın ilk kaynağıdır ve ruhların “ölüm”le dönüş yeridir. Tanrı, en üstün varlık olarak insanı yaratmış ve ona özgürce kullanabileceği bir irade gücü, akıl vermiştir. Tanrının elçisi olan Peygamberler ise, özgür iradeye sahip olmalarının yanı sıra, diğerlerinden farklı ve yüksek bir seziyle donatılmışlardır. Dolayısıyla, vahiyler de, bu akıl ve sezinin birleşiminden ortaya çıkmıştır. Son olarak, Tanrı bilgisini ele alan İbn Sina’ya göre “yaradan”, varlığı zorunlu, kaynağını çözmeye insan iradesinin yeterli gelmeyeceği, kanıta sığmaz bir bilici ve görücüdür. Batının din felsefesini, İslami bakış açısıyla yorumladığı “Kitab üt-tayr-Kuş” adlı kitabında, iki felsefenin görüşlerini uzlaştırmaya çalışmıştır.
Ünlü filozof, varlığın tasarlanabileceğini düşünmüştür. Yani, bütün varlıklar, aslında tasarlanmış düşüncelerin maddesel forma girmiş halidir. O halde, düşünceyle varlık özdeş kavramlardır. Ona göre, evrende boşluk yoktur ve her nesnenin kendine özgü devinimi vardır.
İbn Sina, mutlak bilgiye ulaşmada, mantığın önemli olduğunu; ancak mantığın tek başına bizi mutlak bilgiye götürmeyeceğini söyler. Mantık, bilgiye ulaşmada, sadece düşünce yetisinin etkin şekilde kullanılmasına yardımcı bir araçtır. Mantık kuralları, düşünceyi sistematikleştiren, değişime kapalı, genel bir geçerliliği olan kurallardır. Kavramlar ve yargılar, mantığın iki taraflı boyutlarıdır. Sezilere dayalı kavramlar, iki tekilin ilişkisini ifade eden yargılarla bir bütün oluşturur. Bu anlamda, tanımlara, önermelere ve tümel varlıklara felsefesinde önemli bir yer veren İbn Sina, fiziksel kuramları, metafiziğin çıkış noktası olarak görmüştür. Düşünürün mantık felsefesi, Aristo’nun felsefesinin devamı niteliğini taşımakla birlikte, birçok konuda daha modern yaklaşımlar içermektedir. Ona göre, bilimsel metotların geçerlilik kazanmasında ihtiyaç duyulan kanıtlanmış gerçeklere, ancak mantıksal ilkeler ışığında ulaşılabilir.
İbn Sina, doğa felsefesini, cisimlerin varlığı üzerine oturtmuştur. Her cismin bir maddesi ve sureti olduğunu belirtmiş; maddenin cismin benliğine, suretin de özelliklerine tekabül ettiğini kabul etmiştir. Hiçbir cismin hareketi, yerküreden bağımsız değildir. Cismin bölünmeyen en küçük formu olan “atom“cu görüşleri kabul etmeyen İbn Sina, bu görüşüyle, diğer İslam kelamcılarından ayrılmıştır. Aynı zamanda, Aristotales gibi, psikolojiyi de tabiat bilimleri içinde değerlendirmesine rağmen, ruhun tamamen bedenden bağımsız olduğu düşüncesiyle, ondan ayrılmıştır.
Pozitif bilimlerden, özellikle matematik ve geometrinin kuramsal biçimleri üzerinde durmuştur. Euklides’in geometri üzerine yazdığı kitapları derinlemesine incelemiş; enlem ve boylam hesaplarında, günümüz astronomi biliminin verilerine oldukça yaklaşmıştır. Fizik konularında ise, kütlenin ağırlığı, yerçekimi kanunları, hareket üstünde yoğunlaşıp, hatırı sayılır bilgilere ulaşmıştır.
Tıp, fizik, astronomi, felsefe, mantık, edebiyat, arkeoloji, kimya, simya, farmakoloji gibi birçok bilimin yanı sıra, musikiyle de ilgilenen İbn Sina’nın dehasının genel kabul gördüğü alan, tıp bilimidir. Birçok tıbbi yanılsamayı, araştırmaları ve buluşlarıyla ortaya çıkarmış; gelenekselleşmiş tedavi metodlarını modernize etmiştir. Hastalıklara neden olan şeyin, mikrop olduğunu ilk keşfeden alimdir. Aldığımız gıdalardaki vitaminlerin, vücutta parçalanarak kana karıştığını ve bu anlamda kanın, taşıyıcı bir özelliği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Beyin dokusu gibi yumuşak ve kemik dokusu gibi sert bölgelerin de iltihap kapabileceği düşüncesini ortaya atarak, yüzyıllardır süregelen bir yanılsamayı çürütmüştür. Dönemin ilkel şartlarında, eller yardımıyla, vücuttaki iç hastalıkların tespit edilebileceğini göstermiştir. Şeker hastalığı tanısına, idrardaki şeker oranının tesbitiyle varılabileceğini keşfetmiştir. Ayrıca, kızıl denilen hastalığın nedenlerini ve gelişim sürecini bulmuştur.
Narkozla dahili operasyonu ilk uygulayan cerrahtır. İçme suyundaki mikropların kolayca vücuda girerek birçok hastalığı tetiklediğini keşfetmiş ve ilk su arındırıcı filtreyi icat etmiştir. Şarbon ve sarılık hastalıklarını net bir şekilde tasvir etmiş; nedenlerini ve gelişim süreçlerini ortaya koymuştur. Ayrıca, akıl hastalarının, Avrupa‘daki gibi zincirlere vurulup, karanlık ve küçük zindanlarda tutulması yerine, bu kişilere müzik eşliğinde terapi uygulanmasının çok daha iyi sonuçlar vereceğini ileri sürmüştür.
Hemen her bilim dalında engin bilgilere sahip olan İbn Sina, hayatı boyunca birçok önemli eser kaleme almıştır. Genellikle Arapça olan bu eserlerin bazılarını Farsça dilinde yazmıştır. Asıl ünü tıp bilimindeki başarılı tespitlerinden gelmiş; bunun yanı sıra düşünsel alandaki görüşleriyle de, İslam felsefesini derinden etkilemiştir. 17′si sadece tıp alanında olmak üzere, diğer bilim dallarında da 160′tan fazla sayıda kitap yazmış; birçok eseri de günümüze ulaşamadan yok olmuştur. Aristotales’in felsefesini, kendi düşünceleri doğrultusunda yorumladığı ve Yeni-Platon felsefesiyle karşılaştırdığı, “Metafizik” ile “Kitab el-Nefs” adlı kitapları, Avrupa’nın dikkatini çekerek, ilk Latinceye çevrilen eserleri olmuştur.
Hemedan’da ikamet ettiği dönemlerde, Meşşailiği savunduğu ve sadece yirmi günde kaleme aldığı söylenen; tıbbi bilgilerin yanı sıra, psikoloji, tabiat, fizik ve metafizik konularında da önemli bilgiler içeren, 18 ciltlik “El-Şifa” kitabı, Ortaçağ‘da Avrupa dillerine, “Suffcientia” adıyla çevrilmiştir. Tıp bilimini, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve ilaç bilimi olan farmakoloji gibi bölümlere ayırmak suretiyle, tek tek açıklamıştır. “El-Necat” adlı kitabını, “El-Şifa”nın bir çeşit özeti olarak, üç bölüm halinde yazmış; sonrasında ise, “El-Necat”ın geliştirilmiş ve düzeltilmiş bir versiyonu olan “El İşarat Vet-Tenbihat“ı kaleme almıştır. Yine Aristo’nun felsefesi üzerine yorumlarını içeren ve yirmi ciltten oluşan “Kitabü’l-İnsaf” önemli eserleri arasında yer almaktadır.
Ünlü bilgin İbn Sina’nın, tıp dehasını insanlık tarihinin hizmetine sunduğu, en ünlü eseri “El-Kanun Fi’t-Tıb” (Tıbbın Kanunları) adlı kitabıdır. İlk defa XII.yüzyılda Latince çevirisi yapılan bu şahaser, çağlar boyunca (XVII.yy.a kadar) en ünlü Avrupa üniversitelerinde zorunlu ders kitabı olarak okutulmuştur. XV. yy’da, İngolstadt Üniversitesi‘nin Tıp Fakültesi’nin en büyük dersliğine, ünlü alimin ismi verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu hükümdarlarından III.Mustafa‘nın emriyle, henüz matbaanın ülkeye gelmediği bir dönemde, 1766‘da bu kitap, “Tül-Mathun” adıyla Türkçeye kazandırılmıştır. Doğu ve Batı tıp bilimine, 600 yıl boyunca hizmet eden, doğru ve net bilgi verdiği kanıtlanmış bu kitap, gerek Doğulu gerekse Batılı birçok bilgin için de yol gösterici olmuştur. İbn Sina, Yunan felsefesiyle İslami Kelam ilmini, bağdaştırmaya çalışmıştır. Farabi’nin öğretilerinin, İmam Gazali gibi sonraki nesil alimlerine ulaşmasında bağlayıcı unsur haline gelmiştir. Avrupa’da, matbaanın icadının ardından, İncil‘den sonra en çok basımı yapılan ikinci kitaptır.
Batı bilim dünyasında, “Avicenna” adıyla bilinen ünlü bilginin dev portresi, günümüzde, Paris Üniversitesi‘nin konferans salonunda, er-Razi’nin portresinin yanında bulunmaktadır.
ESERLERİ: Eş-Şifâ, En-Necât, El-İşârat ve’t-Tenbîhât, Danışnâme-i Âlâ, El-Mebde ve’l-Me’âd, Uyûnü’l-Hikme, Et-Ta’likât, Esbâbu Hudûsi’l-Hurûf, Hay b. Yakzân, El-İnşâf, El-Hidaye, El-Kulunç, El-Hikmetü’l-Arûziyye, Ahvâlü’n-nefs, Lisanü’l-Arab, Esraru’s-Salât, En-Nebât ve’l-Hayevân, Esbâbu Râd ve’l-Berk, Ed-Düstûru’t-Tıbbî, Akşâm-ul-Ulûm vb.
Ünlü sinemacı İhsan İpekçi‘nin oğlu olan İsmail Cem, 1940 yılında İstanbul Kanatlarımın Altında‘da doğdu.
1959‘da İstanbul Robert Kolej‘den, 1963‘te Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1991 yılında, Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nde Siyaset Sosyolojisi master’ını tamamladı.
Çeşitli gazetelerde Yazı işleri Müdürlüğü ve Genel Yayın Müdürlüğü yaptı. 1971 – 1974 yılları arasında Türkiye Gazeteciler Sendikası, İstanbul Şubesi Başkanlığını yürüttü. Buradaki işinden ayrılmasının ardından, bir seneyi aşkın süreyle TRT Genel Müdürlüğünde bulundu. Bu dönemde Türkiye’nin tek tv kanalı olan TRT’de önemli değişikliklere imza attı. Ancak Cem’in bu yaklaşımı, muhafazakar çevrelerin tepkisini topladı. Genel Müdürlüğü süresince, muhalefet partileri tarafından büyük tepki toplayan Cem, 1. Milliyetçi Cephe hükümetinin gelişiyle TRT’deki görevinden alındı.
TRT sonraları çıkardığı sosyalist eğilimli “Politika” gazetesi, 12 Eylül‘le birlikte yayın hayatına son vermek zorunda kaldı. 1980 sonrasında Sosyal Demokrat Halkçı Parti‘de aktif siyasete atılan Cem, 1987 ve 1991 Seçimlerinde İstanbul’dan, 1995 seçimlerinde ise Kayseri‘den Milletvekili seçildi.
1996‘da DSP TBMM Gurup yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 1987′de Avrupa Birliği Parlamenterler Meclisi üyeliğine seçilmiş olan Cem, 1996′da da Batı Avrupa Birliği Asamblesi üyesi oluyordu. 1989 – 1991 ve 1993 – 1995 tarihleri arası AKPM Sosyalist Gurubu Başkanvekilliği görevini yerine getirdi. 1993′te Cumhurbaşkanlığına aday oldu, ancak seçilemedi.
1996 senesinde, AKPM ve BAB Asamblesi Türk Parlementer Gurubu Başkanlığına getirildi. Bu tarihlerden itibaren Avrupa Medya Enstitüsü Danışma Kurulu üyeliğini yürüttü. 1995 senesinde, 50.Hükümette Kültür Bakanlığı yaptı. 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan 55.Hükümette Dışişleri Bakanlığı Görevine atandı.
5 yıl kadar sürdürdüğü bu görevden Temmuz 2002‘de istifa edip Yeni Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı ve partinin genel başkanlığına getirildi. 2002 seçimlerinde son derece başarısız olununca, 2004‘te YTP’nin CHP’ne katılması üzerine genel başkanlık görevi sona erdi. 29 Ocak 2005‘teki olağanüstü CHP kurultayının ardından genel başkan başdanışmanlığına getirildi. Bir süre Deniz Baykal‘ın başdanışmanlığını yaptı. Kanser teşisi konmasıyla siyaset hayatına son veren İsmail Cem, Cumhuriyet tarihinin en uzun görev yapan 4. dışişleri bakanı ünvanına sahip oldu.
2004′ün Nisan ayında, yakın dostu Dr. Mesut Çetinkaya ve eşinin ısrarları sonucu, ayrıntılı tahlil yaptırmaya karar verilmesiyle akciğer kanseri olduğu ortaya çıktı. Rahatsızlığı cerrahi müdahalenin imkânsız olduğu bir yerde oluşmuştu. Bir süre New York‘da, sonrasında da İstanbul’da kanser tedavisi gören İsmail Cem, taburcu olmasının ardından, Can Dündar ile yaptığı röpörtajında sorulan, “Tamamen iyileştiniz mi, vücutta bir hasar var mı?” sorularına şöyle cevap veriyordu;
|
Hastalıklar için “yenildi” gibi tanımlar yapmak doğru değil. Bunu Allah bilir. Ancak, durumumda iyiye gidiş var. Umarım devam eder.
Sağ bacağımda yürüme zorluğu devam ediyor. Hastalığın yan etkisi; ama aynı zamanda hareketsizlikten kaynaklanmış bir sonuç. Bunun fizik tedavisine henüz başlamadık; biraz beklemenin daha doğru olacağı, zamanla geçeceği belirtiliyor. |
24 Ocak 2007, 09:50‘de, kemoterapi‘nin sonucu ortaya çıktığı sanılan, akciğer enfeksiyonu tanısıyla kaldırıldığı ve antibiyotik tedavisi görmeye başladığı, İstanbul Cerrahi Hastanesi‘nde vefat etti. Cem, evli ve 2 çocuk sahibiydi. (İhsan Kerim Cem ve İpek Cem)
Röpörtajlarından… ![]()
“Türkiye, Ermeni soykırımı yapmamıştır” demek Fransa’da yasal bir suç oldu. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yasa, Fransa’nın kendini adeta zorla soktuğu bir sınava dönüştü. Fransa kendi geçmişini, özgürlükçülüğün Avrupa’daki öncüsü konumunu, “1789 İhtilal-i Kebir”ini, Fransa’yı Fransa yapmış değerleri, bir bakıma kendini inkâr etti. Farklı düşünmeyi ve bunu ifade etmeyi yasaklayan, cezalandıran bir Fransa’nın, dünya önüne çıkıp da özgürlükten söz etmesi sahtecilikten başka şey olamaz. Bunu gün ışığına çıkardığı ölçüde, Fransız parlamentosunun girişimi “hayırlı” bir gelişme olarak nitelenebilir. Türkiye, insan haklarını ihlal eden Fransız girişimi karşısında, savunma konumunda değil, tam aksine, iddia makamında olmalıdır. Fransa’nın özgürlükçü görünümü altındaki bu sahtecilik boyutunu bütün gücümüzle dünyaya duyurmalıyız. Edilgen değil, etken olmalıyız. 3-5 oy uğruna, Fransa’yı bu duruma düşürenler utansın…
AB ile ilişkileri nasıl görüyorsunuz?
Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler, sonucu olmayan ve maalesef Türkiye’ye kaybettiren bir aldatmacaya dönüştü. “Türkiye’ye özel statülü, yarım üyelik veremezler” deniyor. Oysa, Türkiye’ye yarım üyelik, özel ve 2. sınıf konum, “sakıncalı üye” statüsü zaten verilmişti. 2004 AB zirve kararı ile AB anlayışının özü, vazgeçilmezi olan “serbest dolaşım ve çalışma hakkı” Türkiye’den esirgenmiş, AKP de bu eksik üyeliği kabullenmiştir. “Özel statü”, “yarım üyelik” işte budur. AB ile ilişkilerin düzelmesi artık çok zor; gelecekte kişilikli bir siyasi iktidar oluştuğunda bile çok zor.
Türkiye’nin bir gün AB üyesi olabileceğine inanıyor musunuz?
Gerçekler ve olası gelişmeler çerçevesinde, Türkiye’nin üyeliği mümkün gözükmüyor. AB’nin büyük ülkelerinden Fransa, hem Türkiye için referandum yapacağını hem de Ermeni “soykırımı” iddialarını kabul etmezse üyeliğini engelleyeceğini açıklıyor. Chirac sonrasının devlet başkanı adayı Sarkozy, Türkiye’nin AB’ye girmesini önlemeyi misyon olarak görüyor. Fransız halkı, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmak yarışında önde geliyor. Avusturyalılar ise “Türklerin Avrupa’ya girmesini tarihte biz engelledik, bugün de biz önleyeceğiz” diyor. Bunların peşine takılacak bir dizi küçük ülke de söz konusu… Hayal görmemek gerekir.
Izzy Stradlin, Jeffrey Dean Isbell adıyla 8 Nisan 1962’de indiana, Amerika’da doğdu. Çocukluğunu burada geçiren müzisyen, yaşadığı kasaba çok küçük bir yer olduğu için sürekli bisiklete biniyor ve başını derde sokuyordu. Stradlin, küçüklüğünden beri Led Zeppelin, Alice Cooper, Rolling Stones hayranıydı. Ancak en büyük ilham kaynağı gençliğinde arkadaşarıyla bir grup kurmuş olan anneannesiydi. Ailesine davul aldırdıktan sonra 1983 yılına kadar davul çalan müzisyen, bu yıllarda gitar çalmaya da merak sardı. Aynı zamanda şarkı sözü de yazıyordu. Lisedeyken arkadaşlarıyla bir grup kurdu. Grup arkadaşlarından biri de Axl Rose’du.
Liseyi bitirdikten sonra yaşadığı küçük kasabanın müzik kariyeri için uygun olmayacağını düşünen müzisyen Los Angeles’a taşındı. Önceleri birkaç grupta şansını davul çalarak denedi ve sonra bas çalmaya başladı. Los Angeles’ta geçen birkaç yılın ardından, Axl Rose’un da ona katılmasıyla birlikte Hollywood Rose adlı gruba katıldı. “Dancing Waters” adlı kulüpte çalmaya başladılar.
1985 yılında L.A. Guns ve Hollywood Rose’un birleşiminden Guns N’ Roses doğdu ve grup küçük çaplı bir turne için Amerika’yı dolaşmaya başladı. Bu turne sırasında Stradlin kendini ritim gitarda geliştirmeye başladı. İdolu, Rolling Stones gitaristi Keith Richards’dı.
“Appetite for Destruction” albümlerinin turnesi sırasında Stradlin’in alkol ve uyuşturucu yüzünden problemler yaşadı. Ancak müzisyen kendini toparlayıp bağımlılıktan kurtulmayı kısa sürede başardı. Bunu başarmasındaki en büyük etken 1988 yılında Aerosmith’le çıktıkları turnede Aerosmith üyelerinin uyuşturucuya bulaşmamış olmalarını görmesiydi. Bu kararın başka bir nedeni de müzisyenin uçağa binerken halkın huzurunu bozma suçundan tutuklanması ve belirli aralıklarla uyuşturucu testlerine tabi tutulmasıydı.
Stradlin, Guns N’ Roses’ın en sessiz üyesiydi. 1991 yılındaki “Use Your Illusion” turnesinde bile grupla seyahat etmemiş, konserlere İsveçli eşi Aneka ve köpeğiyle birlikte kendi özel otobüsüyle gitmişti. Bunun nedeni, tedavisinin bir parçası olduğu için etrafındaki alkol ve uyuşturucu bağımlısı insanlara fazla yaklaşmak istememesiydi.
Gruba Steven Adler’ın yerine Matt Sorum’un katılmasından sonra Stradlin, Sorum’un gruba iyi ayak uyduramadığını düşünmeye başladı. Adler’ın grubun başarısı için gerekli olduğunu düşünüyordu. Müzisyen, Kasım1991’de, dünya turnesi sırasında Guns N’ Roses’dan ayrıldı.
Stradlin bu kararının ardından Indiana’ya döndü. Burada Ju Ju Hounds adlı grupla “Izzy Stradlin and the Ju Ju Hounds”u kurdu ve solo albüm çalışmalarına başladı. 1992’de ilk albümlerini çıkardılar. Olumlu eleştiriler aldıktan sonra da dünya turnesine çıkmaya karar verdiler.
Izzy Stradlin Guns N’ Roses’dan ayrıldıktan sonra yerine Gilby Clarke getirilmişti. Ancak Clarke 1993’teki Avrupa turnesinden önce bir motorsiklet kazasında belini incitince turne tehlikeye girdi. Axl Rose, Clarke’ın yerine Stradlin’i çağırdı. Turne sona erdikten sonra müzisyen Indiana’ya döndü ve bir süre dinlenmeye karar verdi.
Müziğe ara verdiği yıllarda Stradlin bol bol seyahat etti, motor sporları ve yarışlarla ilgilenmeye başladı. 1998’de ikinci solo albümü olan “117°” ile müziğe geri döndü. Fakat albümün promosyonuyla fazla ilgilenmedi, sadece birkaç ropörtaj ve konser vermekle yetindi. 1999’da üçüncü albümü “Ride On” çıktı, ancak sadece Japonya’da piyasaya sürüldü. Dördüncü ve beşinci solo albümler de 2001 tarihli “River” ve 2002 tarihli “On Down the Road” oldu. 2003’te Stradlin, “Like A Dog” adlı bir albüm hazırladı ancak bu albüm piyasaya sürülmedi. 2 yıl sonra, müzisyenin hayranları bu albümün satışa çıkması için bir kampanya başlattı ve albüm satışa çıktı. Bunun dışında 2004 yılında Stradlin ve Duff McKagan, Mark Lanegan’ın “Bubblegum” adlı albümünde birlikte çaldı.
Eski grup arkadaşları Slash ve Duff McKagan, Stradlin’e “Velvet Revolver”ın bir üyesi olması için teklif götürdüler ancak müzisyen bu teklifi reddetti. Stradlin, 2006’da önceki albümlerine almadığı parçaları bir albüm halinde satışa sunacağını açıkladı.
2006’da Stradlin, Axl Rose’la aralarındaki sorunları çözdüklerini söyledi. Bunun ardından Guns N’ Roses’ın 2006 turnesinin İngiltere, Hollanda, Norveç, Türkiye ayaklarında konserin sonlarına doğru sahneye çıktı ve grupla birlikte çaldı.
1.80 metre boyundaki Stradlin, Guns N’ Roses grubunun lise mezunu tek üyesi. Şu anda solo kariyerine devam etmekte ve yeni albüm hazırlıkları yapmakta.